Dijital Denge Derneği’nin kurucusu, dijital dünyada farkındalık yaratmayı amaçlayan sosyal girişimci ve “Biz de Aslen Buralı Değiliz” kitabının yazarı Tuğba Şengül Lik, aşırı dijitalleşmenin doğurduğu negatif sonuçları yazdı.
HomoDIGITUSLAR olarak bizler hayatın dengesini kurmakta eskisine kıyasla daha çok zorlanıyoruz. Hepimiz dijital çağ içinde yaşamak zorundayız. Doğru kullanıldığında insanlığın ilerlemesi adına çok büyük bir güç olan teknoloji, nasıl oluyor da yanlış kullanım halinde hayatı daha da zorlaştırıyor. Belki de bu teknoloji çağının avantajlarını , bilinçsiz tüketimimizle dezavantaja dönüştüyoruz. Dijitalin aşırı ve faydasız kullanımdan kaynaklanan pek çok sorunun etkilerini direkt görmediğimizi düşünerek bunu bir bağımlılık olarak kabul etmiyoruz. Oysa ki teknolojiyle olan ilişkimizi sağlıklı yürütemediğimizden kaynaklanan çok ciddi sorunlarımız var. Bunu fark etme ve dönüşüm başlatma zamanımız çoktan geldi.
Aşırı ve dengesiz dijitalleşmenin 12 yan etkisi
Uyuyamıyoruz…
Uyku son zamanlarda en fazla ihmal ettiğimiz yaşamsal konulardan biri.Yüzyılın başında ortalama 9 saat olan günlük uyku süresi bugün 7 saate inmiş durumda. Birçok insan 6 saatlik uykuyla idare ediyor. Çocukların bile son 10 yılda uyku süresi 1.5 saat azaldı. İyi bir uyku çekememizin başlıca sebeplerinden biri de ekranları yataklarımıza kadar sokmamız. Akşam en son sabah ilk baktığımız şey onlar oldu. Hatta gençlerin %90’ı gece uyanıp telefonunu kontrol ediyor. Uykusuz kalanların daha çabuk sinirlendiğini, alındığını, dikkatlerini toplayamadığını, yüksek tansiyona, obeziteye sebep olduğu ise aşikar. Özetle ne kadar kısa uyursak ömrümüz de o kadar kısalıyor. peki ekranlarla uyku arasında nasıl bir ilişki var? Vücudumuzun gün ışığına ve karanlığa bağlı olan doğal bir uyku ve uyanıklık ritmi var. Ekranlarla doğrudan göze giren yapay mavi ışık bu ritmi iyice bozuyor. Vücudumuz hala gündüz olduğunu sandığını için uyku hormonumuz olan melatoninin salınımını geciktiriyor. Buna bir de ekrandaki canlı renkler ve görüntülerdeki hızlı değişiklikler eklenince iyiden iyice uykumuz kaçıyor.
Hareket etmeyi unutuyoruz.
Spor yapmıyoruz çünkü ekranı egzersize tercih ediyoruz, buna bağlı olarak hareket etme isteğimiz azalıyor. Spor yaparken doğal olarak salgılanan endorfin hormonunu aynı zamanda ekran karşısında oyun oynarken ya da sosyal medyada vakit geçirirken de salgılandığı için, spor yapmaya ihtiyaç duymuyoruz. Ancak teknoloji ne kadar hızlı gelişse de insan bedeni bu hıza uyumlu olarak yaratılmadı. Hareket etmek kodumuzda yani fabrika ayarlarımızda var. Hareketsizlik obezite oranı artıyor ve özellikle gençlerde uzun süre internet ve ekran kaşısında kalmaya bağlı olarak kas ve iskelet problemleri, duruş bozuklukları ve depresyon artıyor.
Gözlerimizi kırpmayı unutuyoruz…
Gözlerimizi kırpmayı unutuyoruz ve bu ihmalin bedelini ağır ödüyoruz. Ekran başında geçen uzun saatler boyunca, göz kırpma refleksimiz farkında olmadan azalıyor. Normalde dakikada 15-20 kez göz kırparken, ekrana baktığımızda bu sayı sadece 5’e düşüyor. Gözlerimiz yeterince kırpılmadığında, gözyaşı salgısı azalarak göz yüzeyi temizlenemiyor ve üst göz kapağımız dinlenemiyor. Bu da yanma, kuruluk, kızarıklık, kaşıntı ve bulanık görme gibi şikayetlere yol açıyor. Dahası teknolojinin göz sağlığına olan etkisi burada bitmiyor. Son yıllarda tüm dünyada hızla artan “tablet miyobu” adındaki yeni bir durum, gözlerimizin hem yakın hem uzak odaklanma kapasitesini zayıflatıyor. Sürekli ekrana bakmak, göz kaslarının esnekliğini bozarak uzağı görme becerimizi kaybetmemize neden oluyor. Teknolojiyle geçen her gün, gözlerimiz daha da yoruluyor ve bu yorgunluk, bakışlarımızda kalıcı izler bırakıyor.
Günden güne kamburlaşıyoruz
Günden güne bedenimiz eğiliyor; boynumuz bükük, gözlerimiz ekrana kilitlenmiş, adeta trans halinde yaşıyoruz. Başımızın ağırlığı yaklaşık 4.5 kilo ve dik durduğumuzda bu yükü boyun omurları rahatlıkla taşıyabiliyor. Ancak başımızı öne eğip ekranlara bakarken, genellikle 45 derece açı oluşturuyoruz ve bu pozisyon, boyun ve omuz kaslarımıza yaklaşık 22 kiloluk bir yük bindiriyor. Omurgamız ve kaslarımız böylesine yoğun bir basıncı taşımak üzere evrilmedi. Bu dengesiz yüklenme zamanla omurga hizasını bozarak sinirlere baskı yapıyor, boyun fıtığına, kronik baş ağrılarına ve ellerde karıncalanma gibi sinir sıkışmalarına yol açıyor. Teknolojiyle bağ kurarken fark etmeden bedenimizden kopuyoruz; her bükülen boyunla birlikte sağlığımızdan bir parça daha kaybediyoruz.
Dikkat süremiz 8 saniyeye düştü.
Dikkat süremiz alarm verici bir şekilde 8 saniyeye düştü; neredeyse bir Japon balığı kadar odaklanabiliyoruz. Zihnimiz, hız ve yoğun uyarana maruz kalarak yorgun düşüyor. Her şeyden haberdarız ama hiçbir konuda derinleşemiyoruz; çırağız ama usta olamıyoruz. Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, rehavet ve yüzeysellik arttı. Zihnimiz artık küçük “hap bilgilerle” tatmin olmak istiyor; 7 günde zayıflamak, 3 günde zengin olmak, 4 adımda hastalıklara çare bulmak gibi yanılsamalara kapılıyoruz. Konsantrasyon, bugünün en değerli para birimi haline geldi. İnsanlardan bir konuya derinlemesine odaklanmalarını istemek, belki de en zor talep. Sürekli bildirimlerle kuşatılmış bir dünyada, yetişkinler olarak adeta kedilere dönüştük; bir ses, bir mesaj, bir e-posta uyarısı duyduğumuz anda tepki veriyor, tıklamadan duramıyoruz. Dikkatimiz parçalara bölündükçe, zihnimiz anlamlı düşünme ve üretme becerisini hızla yitiriyor.
Hafızamız kısırlaşmaya başladı.
Hafızamız köreliyor, zihnimiz giderek tembelleşiyor. Artık bilgiye sahip olmak yerine, onu ekranlara emanet ediyoruz. Bir adresi bulmak için navigasyona muhtaç hale geldik, basit hesaplamaları bile zihnimiz yerine cihazlara yaptırıyoruz. Oysa beyin, “Kullan ya da kaybet” yasasıyla çalışır; becerilerimizi ne kadar az kullanırsak, onları o kadar çabuk kaybederiz. Zihinsel egzersiz eksikliği, öğrenme ve hatırlama kapasitemizi zayıflatırken, düşünsel esneklik ve problem çözme yeteneğimiz de hızla eriyor. Her şeyi otomatikleştirirken, zihnimizin ihtiyaç duyduğu antrenmanı ihmal ediyoruz. Unuttuğumuz şey şu: Zihin, tıpkı kaslar gibi kullanıldıkça gelişir; ihmalkârlık ise bizi, düşünmenin zahmetinden kaçan ama aynı zamanda zihinsel yetersizliğin içinde sıkışıp kalan bireylere dönüştürür.
Psikolojimiz fena halde bozuldu
Psikolojimiz derinden yaralı. Kendimize dönüp “Ben kimim?” sorusunu sormaya cesaret edemiyoruz. Hayatlarımız başkalarının profillerine, beğenilerine ve paylaşımlarına odaklanmışken, kendi dünyamız sessizce köşede çürümeye bırakılıyor. En büyük korkumuz, iç sesimizle baş başa kalmak ve gerçek kimliğimizle yüzleşmek. Boş zamanlarımızı artık düşünmek, hissetmek veya yaratmak için kullanmıyoruz; aksine, hemen sanal dünyaya sığınıyoruz. Can sıkıntısına tahammülümüz yok, her anı bir ekranda eritiyoruz. Bir tıkla eklenen yüzlerce “arkadaş”, emek verilmeden kurulan kalabalıklar bizi anlık tatmin etse de, gerçek dostluklar ve anlamlı bağlar kurmayı unuttuk. Özen göstermediğimiz, emek vermediğimiz ilişkiler yavaş yavaş silikleşiyor ve yalnızlık, kalabalıklar arasında dahi peşimizi bırakmıyor. Dijital dünyada yaratılan sahte yakınlıklar, ruhumuzdaki gerçek boşluğu dolduramazken, anlam arayışımız giderek daha da derinleşiyor.
Malumat zehirlenmesi yaşıyoruz…
Hayatımızın çok önemli bir süresini malumat zehirlenmesi yaşayarak geçiriyoruz. Biz veri ve malumatın hazır yağdığı bir dönemdeyiz. Haberleri, sosyal ağları açın trilyonlarca malumat yağıyor. Bu yağmurda biz de acayip bir düşünme tembelliği yaşıyoruz. Durup düşünmüyoruz, mercek altına almıyoruz, malumatın bilgiye dönüşmesi için gereken çabayı ve zamanı göstermiyoruz. Üstelik birkaç dakikamızı ayırıp sosyal medyada akıp giden haberleri okuduğumuzda bilgilenmiş olmuyoruz ama bir malumat bombardımanına maruz kalmış oluyoruz. Okuduğumuz birkaç Mevlâna sözüyle kendimizi sufi sanıyor, derin düşüncelerin hakkını vermeden yorum yapıyoruz. Anlamı keşfetmek yerine yüzeyde kalıyor, zihnimizi bilgiyle değil, hazmedilmemiş malumatla dolduruyoruz.
Yalan haberlere inanıyoruz, sorgulamıyoruz..
Yalan haberlere inanıyor ve sorgulamadan yayıyoruz, oysa gerçeğin peşinde olmak – yani iyi bir dijital okur olmak – sandığımızdan çok daha önemli. Araştırmalar, yalan haberlerin doğru haberlere göre altı kat daha hızlı yayıldığını gösteriyor; bu da ekranlarımıza düşen bilgilerin doğruluğunu teyit etmenin bazen hayati olabileceği anlamına geliyor. Ancak biz, önümüze düşen her haberi sorgulamadan doğru kabul ediyor ve başkalarına da hızla yayıyoruz. Doğru bildiğimiz yanlışlar, farkında olmadan bilgi kirliliğine katkı sağlıyor. Yapmamız gereken şey basit ama kritik: Sorgulama refleksimizi her zaman tetikte tutmak, bilgiye düşünerek yaklaşmak ve gerçek ile yalanı ayırt etme sorumluluğunu üzerimize almak.
Farklı olana tahammül edemiyoruz….
Farklı olana tahammülümüz kalmadı çünkü teknoloji bizi bizim gibi düşünenlerin oluşturduğu dar bir havuza hapsediyor. Algoritmalar, dünyayı kendi bakış açımıza göre yorumlamamızı pekiştiriyor ve yalnızca bizimle aynı fikirde olan içerikleri önümüze getiriyor. Aynı kafada olan insanları takip ediyor, onların paylaşımlarını beğeniyor, onların izlediği medyayı tüketiyoruz. Bizden farklı düşünenleri görmezden geliyor, karşıt görüşlere kapımızı kapatıyoruz. Bu durum, yankı odaları yaratıyor; sürekli kendi fikirlerimizin yankılandığı bir dünyada yaşıyoruz. Gerçekten farklı bir bakış açısına maruz kalmadığımız için hem zihinsel esnekliğimizi yitiriyor hem de farklı görüşlere karşı hoşgörümüz azalıyor. Oysa gelişmek, sadece aynı düşünceleri tekrar etmekle değil, farklılıklarla yüzleşip onlardan öğrenmekle mümkün.
Aynaya bakınca da mutsuz olan bir nesil… Her şey bir kurgu ve illüzyon.
Aynaya baktığında mutsuz olan bir nesil yetişiyor; çünkü her şey bir kurgu, bir illüzyon. Yaşadığımız döneme “meşhuriyet çağı” deniyor; herkes kendi mecrasında bir şov yapıyor ve bu şov alkışlandığında anlık bir tatmin yaşıyor, alkış gelmediğinde ise yetersizlik duygusuna kapılıyor. Kendimize adeta bir ürün gibi davranıyor, başkalarının bize değer biçmesini bekliyoruz. Sonuç olarak her şeyden biraz var oluyor ama hiçbir şeyde derinleşemiyoruz. Herkes, hayalini kurduğu ya da başkalarının beğenmesini umduğu kimliklerle ekranlarda varlık buluyor. Ancak o mükemmel fotoğrafların arkasında neler yaşandığını kimse bilmiyor. Özellikle gençlerde kusursuz görünme baskısı ve sürekli kıyaslanma kültürü yaygınlaştı. Sosyal medya, dış dünyayı her zaman daha güzel, eğlenceli ve mutlu gösteriyor. Sanki herkes en yakışıklı, en güzel, en zayıf halinde yaşıyor ve senin dışında tüm dünya hep eğleniyor gibi görünüyor. Bu illüzyon, benlik algımızı zedeliyor ve bizi, sürekli eksik ve yetersiz hissettiğimiz bir döngünün içine hapsediyor.
Duyarsızlaştık, duygusuzlaştık, merhamet yorgunuyuz.
Duyarsızlaştık, duygusuzlaştık; adeta merhamet yorgunuyuz. Sosyal medyada maruz kaldığımız bilgi seli, algı eşiğimizi düşürdü. Normalde tepki vereceğimiz, bizi derinden etkileyecek olaylar ekranda kayıp gidiyor, gözden kayboluyor. Çünkü birkaç dakika önce başka bir şeye öfkelendik, sabah üzücü bir haberle zaten sinirlerimiz gerildi. Dünyanın tüm acılarına aynı anda üzülmemiz imkânsız hale geldiğinde, içimizde bir şalteri indiriyoruz. Gördüğümüz her olaya duyarlı olamayınca, bu defa tamamen duyarsızlaşıyoruz; merhametimizi yitiriyoruz. Bu kanıksama tehlikeli bir boyuta ulaştığında, başkasının acısına empati kurmaktan uzaklaşıp, intihar eden birine “Atla!” diye tempo tutacak kadar hissizleşebiliyoruz. Simone Back’in intihar edeceğini Facebook’ta paylaşmasına rağmen 1048 arkadaşı bu tehlikenin farkına varmadığı gibi, biz de çevremizdeki gerçek acılara gözlerimizi kapatıyor, sadece ekrandaki yüzeysel görüntülerin peşinden koşuyoruz. Merhametimizi kaybettiğimizde insanlığımızı da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalıyoruz.